Türkiye’de spor yalnızca bir oyun değildir; güç, prestij, ekonomik çıkarlar ve kitle psikolojisiyle iç içe geçmiş büyük bir alandır. Bu nedenle sporun içinden gelen her haber, özellikle de kamuoyunda tanınan isimlerle ilgiliyse, hızla hukukun sınırlarını aşan bir tartışmaya dönüşebilir. Son günlerde Fenerbahçe camiasında yankı bulan ve bir grup başkanı hakkında ortaya atılan madde kullanımı iddiası da tam olarak böyle bir örnektir.

Türkiye’de bir süredir tuhaf bir eşik aşıldı. Artık bir insanın yaptığı işten çok, yaptığı işin dışında kalan hayatı tartışılıyor. Üstelik bu  tartışma hukukla, akılla ya da kamu yararıyla değil, dedikodu, ima ve ifşa üzerinden yürütülüyor.
Saadettin Saran hakkında ortaya atılan iddialar da tam olarak bu zeminde duruyor. Hiç bir iddia kesinleşmeden sürecin gizlilik dışında yürütülmesi kime, kimlere ne kazandırıyor ya da kime ve kimlere nasıl olumsuz örnek oluyor? Böylesine halka, ve geniş kitlelere örnek teşkil edecek kişilerin hakkında ki iddaların kesinleşmeden kamuoyu önünde magazin haline getirilmesi ve sürecin gizlilik ilkesinde takip edilmemesi ne kadar doğru?
Hoşumuza gitmeyeni “yargılama hakkımız’’olduğunu zannediyoruz. Oysa özel hayat, tam da adı üstünde, özeldir. Ne bir sporcunun performansını, ne de bir kurumun işleyişini ilgilendirir. Asıl tehlikeli olan ise şu: İfşa kültürü artık bir “ahlak savunucusu” değil, bir itibarsızlaştırma silahı haline gelmiştir. Bugün beğenmediğimizin özel hayatını didikleyen refleks, yarın hepimizin kapısını çalabilir. Toplumlar, bireylerin özel hayatına ne kadar kolay giriyorsa, hukuka ve adalete de o kadar kolay sırt çevirir. Çünkü linç, düşünmeyi zahmetli bulur, manşet, muhakemenin yerini alır.
Bir kulüp başkanı görevinden dolayı; yanlış kararları, kötü yönetimi, şeffaf olmayan uygulamaları tartışılabilir. Ama kesinliği hukukça ortaya konulmamış magazinsel başlıklar ne kamu yararıdır, ne de ahlaki üstünlük alanı. Bir diğer taraftan spor yöneticisinin toplumsal rolüne baktığımızda ise; Spor kulübü yöneticileri doğrudan sahada mücadele etmiyor olsalar da, temsil ettikleri kurum nedeniyle gençler için dolaylı bir rol model konumundadır. Bu nedenle kamuoyunda güven ve saygınlık duygusunun korunması, kurumsal itibarı zedeleyebilecek görüntülerden kaçınılması beklenir. Özellikle bağımlılık kültürünün ve zararlı alışkanlıkların toplum genelinde ciddi bir sorun haline geldiği bir dönemde, sporla özdeşleşmiş isimlerin bu tür başlıklarla anılması algısal olarak olumsuz bir etki yaratabilir. Denge noktasına geldiğimizde ise; Saadettin Saran örneği bize şunu göstermektedir. Spor yöneticilerinin toplumsal etkisi inkar edilemez; ancak bu etki özel hayatın mutlak biçimde kamusal denetime açılmasını da meşrulaştıramaz.

Eleştiri;Görev alanıyla ilgili olduğunda meşrudur, kurumsal sorumluluklar üzerinden yapıldığında yapıcıdır. Ancak eleştiri, özel hayat üzerinden yürütüldüğünde, toplumsal fayda üretmek yerine kutuplaşma ve itibarsızlaştırma doğurur. Sonuç olarak spor camiasının ve toplumun ihtiyacı olan şey;ne koşulsuz savunma, ne de yargısız infazdır.
İhtiyaç duyulan şey; akıl, denge ve ilkedir.Spor yöneticileri, temsil ettikleri kurumun ağırlığını taşıyacak bir özen göstermelidir. Toplum ise özel hayat ile kamusal sorumluluk arasındaki sınırı korumayı öğrenmelidir.
Çünkü spor, ancak bu denge kurulduğunda gençler için gerçekten öğretici, toplum için gerçekten birleştirici olabilir.