Neyi değiştirdik, Neyi kaybettik ve Neleri görmezden geldik? 

Gönül YILMAZ TAMER

19-04-2026 19:10

 

  Bir zamanlar akşam ezanı bir sınırdı. Mahalle arasında oynanan taş oyunları, ebelemecilik, yakar top… Çocukluk, sokağın tozunda, dizlerdeki yaralarda ve paylaşılan kahkahalarda büyürdü. Saatlerce dışarıda kalır, kimseyi tedirgin etmeden eve dönerdik. Güvendik, güvende büyüdük. Şimdi ise aynı sokaklar sessiz, oyunlar ekranlara sıkışmış, çocukluk dört duvar arasına hapsolmuş durumda. Bugünün çocukları, dünün çocuklarından daha özgür değil, daha yalnız, daha uyarılmış ve daha ağır yükler altında. Eskiden bir çocuğun dünyası mahalleyle sınırlıyken, bugün o dünya sınırsız bir dijital evrende şekilleniyor. Şiddet, korku, kriz ve belirsizlik artık filtrelenmeden çocukların zihnine akıyor. Bir çocuk artık sadece ailesinin değil, ekranların, algoritmaların ve kontrolsüz bilgi akışının da etkisi altında büyüyor.
    Son yıllarda yaşanan okul içi şiddet olayları ve çocuk yaşta ortaya çıkan agresif davranışlar, bireysel sapmalar olarak açıklanamayacak kadar yaygın ve derin. Bu durum, sadece “aile terbiyesi” eksikliğiyle açıklanamaz. Burada sosyolojik bir çözülme ve psikolojik bir taşma söz konusudur. Sadece oyunların değil, rollerin de değiştiğini görüyoruz. Pek çok yetişkinin içinde dile getiremediği bir his var, Sanki çocuklar sınır tanımıyor, sanki onlar “patron” biz ise sürekli onların taleplerini karşılamaya çalışan çalışanlar gibiyiz. Bir şey istediklerinde hızla yerine getirmeye çalışıyor, üzülmesin, kırılmasın diye çoğu zaman geri adım atıyoruz. Bu durum, sadece bireysel bir ebeveynlik tercihi değil, derin bir toplumsal dönüşümün sonucu.
Peki ne oldu?
  Öncelikle güven duygusu değişti. Eskiden çocuklar dış dünyada güvendeydi; bugün ise fiziksel olarak daha korunaklı ama psikolojik olarak daha kırılganlar. Aileler haklı olarak çocuklarını dışarıdan korumaya çalışırken, farkında olmadan onların deneyim alanlarını daralttı. Sokakta öğrenilen sınırlar, paylaşım, sıra bekleme, kaybetmeyi kabullenme gibi temel sosyal beceriler artık doğal akışında gelişmiyor. Bunun yerini ise çoğu zaman sınırsız bir dijital dünya aldı. Bu dünyada çocuk, gerçek hayatta karşılaşmayacağı bir güç hissiyle büyüyor. Tek tuşla istediğine ulaşabilen, beklemeyi öğrenmeyen, sınırla karşılaşmayan bir zihin yapısı oluşuyor. Bu da gerçek hayatta karşılaştığı ilk “hayır”da büyük bir öfke ve direnç doğuruyor. Psikolojik olarak bakıldığında ise bir başka önemli kırılma var. Suçluluk duygusuyla ebeveynlik. Günümüz yetişkinleri, yoğun iş temposu, ekonomik kaygılar ve duygusal yorgunluk içinde çocuklarına yetemediklerini düşünüyor. Bu da sınır koymayı zorlaştırıyor. Yeterince vakit geçiremiyorum, bari üzmeyeyim düşüncesi, çocuğa farkında olmadan kontrol alanı açıyor. Çocuk ise bu kontrolü yönetebilecek olgunlukta olmadığı için daha da huzursuz, daha da doyumsuz hale geliyor.
Burada altı çizilmesi gereken kritik nokta şu: Çocukların saygısız görünmesi, aslında çoğu zaman “sınır eksikliği”nin sonucudur. Çünkü saygı, sadece öğretilen bir davranış değil; hissedilen bir dengedir. Net sınırlar olmayan bir ortamda çocuk neyin doğru, neyin yanlış olduğunu içselleştiremez. Bu da dışarıdan bakıldığında “umursamazlık” ya da “üstten davranma” gibi algılanır.
Sosyolojik açıdan ise roller gerçekten kayıyor. Eskiden hiyerarşi daha keskin, roller daha netti. Bugün ise daha yatay bir ilişki modeli var. Bu tek başına kötü değil, hatta sağlıklı bir iletişim için fırsat. Ancak bu yapı, sınırlarla desteklenmediğinde “eşitlik” yerini “belirsizliğe”, belirsizlik ise “otorite boşluğuna” bırakıyor.
Ve çocuk, doğası gereği o boşluğu doldurmaya çalışıyor.
Yani aslında çocuk “patron” olmak istemiyor. Ama ortada bir liderlik yoksa, kontrolsüz bir şekilde o rolü üstleniyor. Bu da hem çocuğu hem yetişkini yoran bir döngüye dönüşüyor.
Bugün karşı karşıya olduğumuz tabloyu sadece “eski daha iyiydi” diyerek açıklamak yeterli değil. Çünkü o eski düzenin içinde de bastırılmış duygular, ifade edilemeyen ihtiyaçlar vardı. Bugün ise tam tersi bir uçtayız, Duygular var ama sınırlar yok.
Gerçek çözüm, bu iki uç arasında bir denge kurabilmekte yatıyor.
Çocukların yeniden “çocuk” olabilmesi için, güvenli alanlara, gerçek deneyimlere ve en önemlisi tutarlı sınırlara ihtiyaçları var. Yetişkinlerin ise suçluluk duymadan “hayır” diyebilmeyi, rehberlik edebilmeyi ve duygusal olarak erişilebilir olmayı yeniden öğrenmesi gerekiyor. Çünkü mesele çocukların değişmesi değil.
Mesele, yetişkinlerin rolünü yeniden hatırlaması.
Ve belki de en önemli soru şu, Biz çocuklarımızı mutlu etmeye çalışırken, onları hayata hazırlamayı ne zaman unuttuk?

DİĞER YAZILARI SPORDA BASKI ALTINDA PERFORMANS  01-01-1970 03:00 SPOR YÖNETİCİLİĞİ, TOPLUMSAL SORUMLULUK VE ÖZEL HAYATIN SINIRLARI ÜZERİNE: SAADETTİN SARAN ÖRNEĞİ 01-01-1970 03:00 Türkiyede sporda fair play kültürü 01-01-1970 03:00 MOTİVASYON STRATEJİLERİNDE HEDONİST GERÇEK 01-01-1970 03:00